Bu Blogda Ara

osmanlı harem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı harem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2013 Salı

Padisah mucevherleri nasildi? Osmanli Donemı Kuyumculari...


Osmanlı’da mücevher uçsuz bucaksız bir derya... Bu ay da Osmanlı’dan vazgeçmeyelim ve destansı hayatlarıyla tarihimize yön vermiş ecdadımızın, mücevher dünyasında bir yolculuğa çıkalım istedim.


Ayşegül Tuncer Topal -AYSHA,:

Osmanlı’da mücevher padişah merkezliydi. En önemli ve en fazla sayıda mücevher, padişahlar için özenle üretilmekteydi. Bunların bir kısmı, padişahlar tarafından bizzat kullanıldığı gibi, kayda değer bir kısmı da çeşitli vesilelerle hediye edilirdi. Osmanlı Hanedanı’nın hediyeleşme kültürü her daim ilgimi çekmiştir. Padişahlar, çevresindekileri çoğu zaman birşeylere teşvik etmek veya onurlandırmak, ödüllendirmek için hediyeler verirlerdi. Hediyelerin şıklığı, güzel işçiliği ve tabii ki muhteşem taşlarının parlaklığını görünce, insanın o devirlere dönüp, hediyeleşmenin bir parçası olası geliyor...

Kadınlar, genellikle düğün, doğum gibi vesilelerle, kendilerine hediye edilenlerle mücevher sahibi olabiliyorlardı. Kadının statüsüne göre, kullandığı mücevherler de değişkenlik gösteriyordu. Hayır yapmak için mücevherini satan Valide Sultan’lar, zora düştüğünde ailesinin temel ihtiyaçlarını gidermeye çalışan fedakâr anneler içinse, mücevher bir birikim vesilesiydi. Tıpkı günümüzde olduğu gibi…

Her ne kadar merkez padişahlardı desek de, kadınların mücevher gelenekleri o kadar güçlüydü ki, günümüzde bile birçoğumuz farkında olmadan Osmanlı mücevher geleneğini sürdürüyoruz. Halkası tamamlanmadan ortası açık bırakılan, bu sayede her bileğe uyum sağlayan burma altın bilezikler, sıra sıra elmas taşların dizilmesiyle meydana gelen, günümüzde de aynı isimle anılan "akarsu” bilezikler, özellikle elmas severlerin mutlaka bir takımına sahip oldukları "divanhane çivisi” motifli yüzük, kolye ve küpeler… Hatta Osmanlı’da sıkça kullanılan, hilal motifli mücevherler de, gerek klasik gerekse modern mücevher severlerin ilgisini çekmeye devam ediyor.

Mücevher günümüzde de olduğu gibi; padişahlar tarafından bazı mesajları vermek ve bir anlamda kendilerini ifade etmek amacıyla kullanılırdı. Padişahlar, özellikle gücü sembolize etmek, dosta düşmana devletinin gücünü göstermek amacıyla, yükseliş devriyle birlikte ihtişamlı takılar takmaya başladılar. Gittiğimiz düğünlerde, meraklı gözlerle ‘acaba ne takmışlar’ bakışlarına alışkın hanımlar olarak, sultanların bu bakış açılarını garipseyemeyiz.

İşte bu sırada aklımıza, hepimizin zihninde yer etmiş, muhteşem mücevherlerle bezenmiş padişah sorguçları geliyor. Tam olarak ne zaman kullanıldıklarını bilemesek de, tarihi kayıt ve minyatürlerde Kanuni Sultan Süleyman Han’dan itibaren, sultanların tahta çıkışlarda, savaşlarda ve çeşitli merasimlerde, kıyafetlerini sorguçlarla tamamlamaya başladıklarını görebiliriz. Bazı devlet adamları da, rütbelerini belli etmek amacıyla sorguç takabilirlerdi. Ancak padişah bineceği zaman sorguçla süslenen atlar, saltanatın ihtişamına ihtişam katardı herhalde.

Mücevherin tarzı, kullanım biçimi, kullanılan madenler ve taşlar da, günün siyasi ve ekonomik şartlarına göre farklılık gösteriyordu. Dönemin kuyumcuları, büyük bir titizlikle farklı kültürleri, gelenek ve görenekleri içinde barındıran Osmanlı sentezini, adeta mücevherlerine yansıtıyordu. İmparatorluk büyüyüp geliştikçe, onlar da farklı madenleri, kıymetli taşları ve üretim tekniklerini mücevherlerine taşıyorlardı. Horasan’dan, Tebriz’den, Rusya’dan ve Balkanlar’dan renk renk Osmanlı dokusu, mücevherde kendini gösteriyordu.

Osmanlı’nın zirvede olduğu günlerde, iri taşlar ve gösterişli takılar öne çıktığı gibi, imparatorluğun yavaş yavaş çöküşe gittiği ve Batı etkisinin her alanda kendini gösterdiği 18. yy’dan itibaren, takılar da siyasete paralel olarak değişiklik gösteriyordu.

Osmanlı mücevherinin bu denli gelişmesinde, padişahların kuyumculuk sanatına verdikleri desteğe de vurgu yapmakta fayda vardır. Evliya Çelebi, hem Yavuz Sultan Selim’in hem de Kanuni Sultan Süleyman’ın kuyumculuk eğitimi aldıklarını nakletmiştir. Bir nevi "sultan sanatı” olarak görülen kuyumculuğun, diğer tüm sanat dallarının da zirvede olduğu, 16. yy’da en kıymetli başyapıtlarını üretmiş olmasının tesadüf olmadığını gösterir. Bu dönemlerde artık mücevher Osmanlı geleneğinin önemli bir parçası haline gelmişti.

Osmanlı’nın kültürel zenginliği, münferit mücevher parçalarına yansıdığı gibi, takıların kombinlenmesinde de kendini gösterirdi. Aynı dönemde Avrupa da mücevherleri kombinlerken, mutlaka aynı motifin tekrarlanmasını sağlamak geleneği hakimken, Osmanlı’da farklı motiflere sahip takıların birbirleriyle uyumlu olacak şekilde bir arada takılmaları uygundu.

Yapımı haftalar hatta bazen aylar süren, kullananların anılarını taşıyan bu kıymetli takılardan günümüze çok azının ulaşabilmesinin de hüzünlü bir nedeni var. Bir kısmı; günün değişen modasına uyabilmek hevesiyle, zaman içinde farklı takılara dönüşmüşse de, birçoğu ekonomik şartlar ağırlaştıkça, çeşitli ihtiyaçları karşılayabilmek için elden çıkartılmak zorunda kalmıştır. Hanedanın son üyelerinin, yurt dışında sürgün yıllarında hayatta kalabilmek için, bir anlamda tüm toplumumuzun ve İslam âleminin kültür hazinesi olan mücevherlerini satmak zorunda kalması son derece üzücüdür. Bu mücevherlere her bakışımda, şu an hayatta olmayan son Osmanlı Hanedanı’na mensup kıymetli bir büyüğümüzle yaptığımız bir sohbette; "Anılarımızı satarak hayatta kalmaya çalışıyoruz,” sözünü hatırlarım ve içim burkulur. Yüzyıllar süren ihtişam, kıymetli ellerden çıkarmaktadır… Kim bilir kaç parça ata yadigârı mücevherin yolculuğundaki bu son nokta, hüzünlü olsa da, iyi ki bu yolculuğa çıkmışız. Bu eserleri görmüş, onlara ve dolayısıyla kendi şanlı tarihimize vakıf olabilmişiz.
 
Aysha Dergi

Osmanlı saray mucevherlerinin gizemli seruvenleri

Istanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden Sayın Doç. Arzu Terzi’nin bir kitabı çıktı. “Saray Mücevher İktidarOsmanlı saray mücevherlerinin gizemli serüvenlerinin anlatıldığı kitap mâzide kalmış enteresan olaylara kapı açıyor.  Bizde bu kitaptan genel bir yazı derledik.  İlgilenenler kitabı alıp(1) tamamını inceleyebilirler.


İnsanlık tarihi boyunca mücevherler daima gücün ve asaletin sembolü olmuşlar, insanlar da bu cevhere sahip olabilmek adına tarih boyunca türlü mücadeleler sergilemişlerdir. İşte bu mücadelelerden birinin Osmanlı sarayında meydana geldiğini müşahede etmekteyiz.
XVII. asırdan itibaren içte meydana gelen ayaklanmalar, kaybedilen savaşlar devletin kazanım hanelerine yazılmamış, bilakis devleti mâlî, siyâsî, idârî bakımdan sıkıntılara sokmuştur. İyi mahsul alınamayan seneler ve artık sanayileşen Avrupa karşısında devlet bunalım geçirmeye başlamıştır. Tanzimat asrında devlet ilk defa dış borçlanmaya gitmiş, akabinde borçlanmalar artmış ve artık ödenemez duruma gelmiştir. Bu kısa panorama devlet hazinesinin durumu hakkında bize umumi bir izahat vermektedir.
İç ve dış borçlar böyle bir durumdayken iktidarda olanların elinde sıcak para yekûnunun olması beklenemez. O takdirde paranın yerini, gücün sembolleri arasında yer alan ve dönemin tahvilleri ve hisse senetlerinden çok daha kıymetli olan mücevherler alacaktır. Mücevher Osmanlı’da geniş bir anlama sahiptir. Mücevher Osmanlı’da saray hanımlarının taktıkları taç, gerdanlık, inci, tepelik, broş, bilezik, kemer tokası gibi takılardan başka; el aynası, yelpâze, mühür kesesi, yazı takımları, yemek takımları, sineklik, çok değerli taşlarla süslenmiş fincan zarflarına kadar uzayan bir silsileyi ifade eder.
Mücevherlerin serüveni Abdülmecid’in vefâtı ve Abdülaziz’in cülusu ile veliahd ilan edilen Murad Efendi’nin aşırı borçlanması ile başlar. Malum olduğu üzere hanedan üyelerine Hazine-i Hassa’dan bir tahsisat bağlanır ve maaşları buradan ödenirdi. Devletin mali durumunun müsbet olmaması neticesinde bu maaşlar zamanında ödenememekteydi.
Bu durum hanedan üyelerini borçlanmaya sevk etmiştir. Murat Efendi başta olmak üzere hanedan üyesi birçok kişi Galata bankerlerinden borç para almışlardır. Bu bankerlerin başında Hristaki Zografos namında Osmanlı tebaası bir Rum vardır. Hristaki Efendi Murat Efendi’nin ve validesi Şevki-Efsâr hanımın hususi sarrafıdır.
Sarraf (Tefeci) Hristaki Zografos
Bu vesileyle Murad’ın borçlarının birçoğu Hristaki’yedir. Hristaki de müstakbel sultana borç vererek geleceğe yatırım yapmıştır. Veliahd Murad’ın borçlarının yekûnu 211.350 liradır. Murad Efendi’nin aylık gelirinin yaklaşık 1.190 Osmanlı lirası olduğu düşünüldüğünde aradaki uçurum hemen fark edilmektedir. Bu maaş, zamanı içinde de azımsanacak bir rakam değildir ve normal şartlarda şehzade Murad’a kâfi gelecek bir maaştır. Yani hazine maaşları zamanında ödemiş olsa dahi Murad Efendi borçlanacaktır.
Sultan Abdülaziz hal’ edilip Topkapı Sarayı’na götürülürken Saray’da tam bir mücevher yağması meydana gelmiştir. 1622’de Osmanlı Sarayı’ndaki İngiliz Büyükelçisi Sir Thomas Roe, Osmanlı tarihinde ilk kez halkın padişahı tahttan indirmesi olayını anlatırken, asilerin yeni sultana kılıç kuşandırmak için saraya girmeden önce “kendi evleri ve namusları olarak gördükleri saltanat makamını yağmalamamak üzere hep birlikte and içtiklerini” söylemektedir. Ancak elçinin naklettiği hassasiyetin bu dönemde maalesef kaybedildiğini görmekteyiz. Ne hazindir ki Sultan Abdülaziz saraydan çıkarılırken önce askerler tarafından saray yağma edilmiş, ancak bu durum darbe paşalarınca hemen örtbas edilmiştir. Ardındansa asıl acı olan Sultan Murad’ın annesi ve Murad’ın tahta çıkışıyla Mabeyn Müşiri olan Damat Nuri Paşa tarafından hanedana ait mücevher ve değerli eşyaların talan edilmesidir.
Osmanlı Arması Kompozisyonlu Broş
Yapılan ihtilal esnasında Abdülaziz’in mal varlığı dışında padişahın annesi, eşleri ve bütün harem halkının mücevherleri ve kıymetli eşyalarına el konulmuştur. Bu kıymetli eşya ve mücevherat Abdülaziz’in hareminin kişisel mallarıdır yani saltanat makamına ait mallar değildir. Abdülaziz’in hal edilmesinden sonra annesi, hanımları ve bir kısım bendegânıyla birlikte Topkapı Sarayı’na götürülürken yanlarına para, mücevher ve değerli eşyalarını almalarına izin verilmemişti. Abdülaziz Topkapı Sarayı’ndan Feriye Sarayı’na götürülürken de harem halkının, gayet alçaltıcı bir şekilde teker teker üst baş aramasıyla kontrolden geçirildiği söylenir.
Nitekim Ortaköy’e nakledildikleri gün annesiyle diğer aile efradının ve cariyelerinin üzerlerinde kalan mücevherlerle altın ve gümüş eşyalar çekilip alınmıştır. Hatta bu sırada Abdülaziz’in üçüncü hanımı rütbesinde bulunan Meşveret Kadınefendi subayların hakaretine uğramış, mücevher sakladığı düşünülerek örtündüğü şal zorla çekilip alınmış ve açık saçık bir halde ortada kalan ve zaten hasta olan kadınefendinin bu hakaretlerden sonra hastalığı artmış, Abdülaziz’in ölümünden hemen sonra vefat etmiştir.
Mir’ât-ı Şunûât’da Mehmed Memduh Efendi Dolmabahçe’de bulunan cariyelerinin saradan çıkarılıp kayıklara bindirilirken mücevher alıp götürmemeleri için bazı zabitlerin pek çirkin ve yüz kızartacak şekilde üzerlerinde mücevher araması yaptıklarını belirtmektedir. S.81
Sultan Abdülaziz haremine ait mücevher yağması daha ziyade yeni Valide Sultan Şevki-Efsâr tarafından gerçekleştirilmiştir. Valide Sultan’dan kurtarılabilen mücevherler ise ihtilalci paşalar tarafından kurulan bir komisyonca kayıt altına alınmış, bunların halkın parasıyla alındığı, dolayısıyla halk için harcanması gerektiğine karar verilmiştir. Ancak kısa bir süre içinde halkın malı olduğu söylenen bu mücevherlerin büyük bir kısmı, çoğu Sultan V. Murad’ın veliahdlik zamanına ait olan kişisel borçları karşılığında Hristaki Efendi’ye rehine verilmiştir.
Sultan Hamid
Baştan beri Genç Osmanlılar’ı ve ihtilalcileri destekleyen Hristaki, aynı zamanda V. Murad’ın ve annesinin özel bankeriydi. Hristaki sürekli olarak Murad Efendi’ye borç veren, vaktinden önce efendi ve annesinin maaşlarını ödeyen, tabii bunlara yüksek faiz işleten bir veliahd finansörüdür. Hristaki’nin padişahın tahta çıkması ve akli dengesini yitirmesi üzerine hemen ihtilalci paşalar, Valide Sultan ve Nuri Paşa ile anlaşarak çoğu Abdülaziz haremine ait mücevherleri rehin almış, kısa bir zaman sonra da bir daha geri gelmemek üzere Paris’e gitmiştir.
V. Murad’ın akli dengesinin bozulduğu günlerde bunun halk içinde de duyulması ve huzursuzluklara sebebiyet vermesi sonucunda darbeci paşalar istemeyerek de olsa Şehzade Abdülhamid’i padişah ilan etmek durumunda kalmışlardı. II. Abdülhamid tahta geçtikten kısa bir süre sonra V. Murad’ın borçlarını ele alır ve rehin verilen kıymetli mücevherlerin geri alınmasına dair dava açılması için harekete geçer ve araştırma başlatır.
Her ne pahasına olursa olsun mücevherlerin Hristaki’den alınması gerekmektedir, zira hem maddî hem de manevî böylesine mühim emtianın darbecileri desteklemiş olan Hristaki’nin elinde bulunması tehlike arz etmektedir. Abdülhamid Kanun-i esâsi kapsamında yapacağı bu teşebbüsü V.Murad’ın borçlarının ödenerek şerefinin kurtarılması ve Abdülaziz hanedanının mağduriyetinin giderilmesi şeklinde bir gayeye bağlar ve Hristaki ile bir dizi görüşme yapılır. Neticesinde mücevherlerin büyük kısmını Abdülhamid geri alır. Ancak bu sefer de padişahlık makamına ait çiftlikât-ı hümayunlar Hristaki’ye bırakılır. Bu belli bir yıl için yapılan satıştır. Bu müddet sonunda bu çiftlikler geri alınacaktır. Sadece bu müddet için bu çiftliklerin gelirleri Hristaki’ye tahsis edilmiştir. Böylece mücevherler kurtarılmış ve V. Murad’ın borçlarının ödenmesi için bir ödeme planı yapılmış olur.
"Hareket Ordusu Efradının Makriköy Üzerine Yürüyüşü"
Sultan II. Abdülhamid 31 Mart Vak’ası’ndan sonra 27 Nisan 1909 tarihinde tahttan indirilmesiyle birlikte Osmanlı haremi ikinci bir mücevher yağmasıyla karşılaşır. Bu sefer talancılar, valide sultan işbirlikçileri ve ihtilalci paşalar değildir. 31 Mart Harekâtı’na katılmış birçoğu gayr-ı müslimlerden oluşan çapulcu takımı ve askeri grupların katılımıyla Yıldız Sarayı’nda büyük bir yağma yaşanır. Bu, tıpkı bir zamanlar Sultan Aziz’e olduğu gibi II. Abdülhamid’den intikam alma gayretidir. Yağmadan arta kalanlar ise İttihad ve Terakki’ce yurtdışında müzayedeye çıkarılır ve orada satılır. Parası Donanma Cemiyeti’ne verilir. Yani bir zamanlar Sultan II. Abdülhamid’in Paris’ten getirtip rehinden kurtardığı Osmanlı hanedan mücevherleri, bu sefer yine Paris’te, müzayede çıkarılacak ve yeni iktidar tarafından satılacaktır.
Ömer Faruk CAN

Tarih ve Medeniyet org/

Hattab


7 Haziran 2013 Cuma

Muhtesem Mucevherler: Osmanli mucevheri guc alameti

    Osmanlı mücevheri güç alameti olarak kullandı


    PADİŞAH GÜCÜNÜ SERGİLEMELİ 
    16. yüzyılda gösterişli mücevherler bir ihtiyaçtır. Padişah mutlaka en güzel mücevherlere bürünmeli, en güzel taht üzerinde oturmalı ki gücünü sergileyebilsin. Katiyen burada süslenme kaygısı yok.

    Bu hafta sanat tarihçisi, mimar, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu Üyesi ve Somut Kültürel Miras Komitesi Başkanı, yazar Prof. Dr. Gül İrepoğlu’nun evindeyiz.
    Kapıdan adımınızı atar atmaz kocaman kütüphanenin, her köşeye yerleşmiş neredeyse her dilde kitapların, bilgisayarın, salonda sizi karşılayan antika çalışma masasının birbiriyle ahengi, size bu evde her an her daim çalışıldığını hemen hissettiriyor. Belki de bir profesörün evine girdiğinizde çok doğal sayılacak bu durum, mor ve yeşilin iddialı uyumuyla boyanmış duvarlara asılmış tabloları, ince objeleri, süslemeleri ile aynı zamanda bir sanat tarihçisinin evinde olduğunuzu da hemen hissettiriyor.


    Sanat tarihçisi ve yazar Prof. Dr. Gül?İrepoğlu, Osmanlı dönemindeki kültür ve sanat faaliyetlerini arkadaşımız Betül Altınbaşak’a anlattı. 

    OSMANLI’DA SARAY MÜCEVHERİ 
    Türkiye Gazetesi- Söylemeden edemeyeceğim, beni bir başka etkileyen nokta da, günde neredeyse 16-17 saat çalışan birisinin nasıl bu kadar canlı, heyecanlı ve bir o kadar da hoş, alımlı ve bakımlı olmayı başarabilmesiydi. Zarif hocamızla romanları, sanat tarihi, mimari ve çok yakında baskısı çıkacak olan son romanı “Osmanlı Saray Mücevheri” üzerine birçok konuda konuştuk.

    Siz bir mimar hem de bir sanat tarihçisisiniz; sanat tarihine yönelmenizde Teyzeniz Prof. Dr. Nurhan Atasoy’un emeği büyük sanırım. 
    Evet, mimarlık okudum ama sanat tarihi geleneği olan bir aileden geliyorum. Sanat tarihi profesörü olan ve dünyaca da tanınan teyzem bir gün “Mimarlık okudun, şimdi seni sanat tarihi alanında yetiştireceğim” dedi. Çocukluğumda sergilere, yurt dışında konferanslara götürdü. Onun çırağıyım, gurur duyuyorum. Beni sanat tarihinde akademik kariyere yöneltti. Mimarlık okuduğum için de çok mutluyum. Mimarlık insana bir vizyon kazandırır. Roman yazarken bile mimarlık vizyonumun etkisini görüyorum. Yıllar önce Almanya’da resim sanatı üzerine bir konferansımda birisi “Çok şaşırdım; ancak bir mimar konuşmasını bu şekilde planlar” demişti. Mimari insana disiplin verir.

    KÜLTÜRÜMÜZ ÇOK ZENGİN

    Bizim sanatımızda olduğu kadar Avrupa sanatında da uzmansınız. 

    Bizim kültürümüz çok zengin; farklı açılardan değerlendirecek çok şey var. Akademik kariyerin başında Avrupa sanatı okuyup, dersler de verdim. Zaten tek bir tarafı bilmek katiyetle yetmez. Dünya sanatı içerisinde karşılaştırma imkânına sahip olmalısınız ki sağlıklı değerlendirme yapabilesiniz. Hem Osmanlı hem de Avrupa sanatı üzerinde çalıştığım için de şimdi bunların meyvelerini topluyorum.

    KENDİME VAKİT AYIRAMIYORUM

    Akademik hayatınıza erken veda etmişsiniz. 

    Bilinçli bir şekilde erken emekli oldum; zamanımın efendisi olmak istedim. Bir yandan roman yazıyordum; edebiyatın özgürlüğüne sığınmıştım ve onu devam ettirmek istiyordum, bir yandan da sanat tarihinde yazacağım çok şeyim vardı. TRT’de kültür sanat programları, yaptım. Hâlen UNESCO Türkiye milli komisyonunda yönetim kurulundayım. Tam biraz kendime vakit ayırayım derken başka işler devreye giriyor.

    Neler yazıyorsunuz? 
    Çok yeni bir kitabım bitti. İsmi “Osmanlı Saray Mücevheri”. Bu kitabın alt başlığı benim için daha da önemli; o da şu “Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak”. Konuya başka bir açıdan baktım. Mücevher yalnızca parlak değerli taşlar değil; çok farklı simgeleri var. Osmanlı İmparatorluğunun, imparatorluk karakterini sergilemesinin güçlü bir aracı aslında mücevher.

    O dönem için mücevherin önemi çok büyük o hâlde. 
    Tabii çok önemli; 16. yüzyılda gösterişli mücevherler bir ihtiyaçtır. Padişah mutlaka en güzel mücevherlere bürünmeli, en güzel taht üzerinde oturmalı ki gücünü sergileyebilsin. Katiyen burada süslenme kaygısı yok. Padişah her Cuma büyük bir alayla yakındaki bir camiye gider. Burada tebaasına gücünü gösterme olduğu gibi yabancı elçilere ve kendisini izleyen dünyaya da gücünü gösterme vardır. At koşumları değerli taşlarla bezelidir. Başındaki sorguçtan kılıcına kadar ihtişam sergilenir.

    OSMANLI HAZİNELERİ

    Bu muhteşem mücevherler nasıl korunmuş? Kayıp var mı? 

    Topkapı Sarayı hazinesi dünyadaki, İslam hazineleri içerisinde en büyük olanıdır. Buradan padişahın haberi olmadan hiçbir şeyin çıkması mümkün değildir. Tarih boyunca, ihtiyaç hâlinde, örneğin: Kanuni Zigatvar seferine çıkacak, hazineden bir takım altın eşyaları alıyor ve akçeye çevriliyor. Ama ata yadigârı parçalar çok iyi korunmuştur. Bu durum Osmanlı döneminde de, cumhuriyetin ilk yıllarında da, bugün de aynı saygıyla devam ediyor.

    Dünya mücevherleri içerisinde Osmanlı mücevherlerinin ağırlığı nedir? 
    Ağırlık diye bir yorumda bulunmak doğru değil. Çünkü, örneğin: Britanya mücevherini bir de bizimkileri düşünürsek aradaki fark konsept ve anlayış farkıdır. Ama İslam hazineleri içerisinde Osmanlı mücevherlerinin en büyük olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı tam bir imparatorluk sentezidir. Doğulu ve batılı tasarımcılar vardır; bu nedenle de muhteşem bir hazinedir. Doğuda, batıda yapılan fetihlerle hep en iyi ustalar katılmıştır. Onların kendi memleketlerinde aldıkları görgü de beraberinde geldi. Osmanlı karakterini oluşturdu.

    LALE DEVRİ’NDE SANAT

    İmparatorluğun ihtişamını yansıtan ve aynı zamanda da tartışmalı bir dönem, Lale devri ve hakkında sizin de bir kitabınız var. 

    “Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde“ roman tadında bu dönemi anlatıyor. Bu döneme biraz haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Lale devri büyük eğlencelerin, büyük israfın olduğu bir dönem gibi görüldüyse de artık daha farklı bakılabiliyor. Lale Devri Osmanlı kültür ve sanatında aynı zamanda ciddi bir yükselişin olduğu dönemdir. Önemli eserler var. Bir takım yeni kavramlar çıktı. Meydan çeşmelerini düşünün; daha önce böyle bir şey yoktu. Gerek Boğaz gerekse Kâğıthane kıyılarında yerleşimin artması ve dışa açılan bir mimari ortaya çıkması meydan çeşmeleri geleneğini ortaya koydu. Lale Devrinin en önemli simgelerinden biri bana göre III. Ahmet çeşmesidir; dönemin zevkini yansıtır. Müzik ve edebiyatta bu dönemde çok eser ortaya konmuştur.

    LALE ÇILGINLIĞI

    Bu dönemde bir lale çılgınlığı da var. 

    Evet, çok önem verilmiş; nadide lale soğanlarına biçilen bedeller inanılmaz değerlere yükselmiş. Bu sebeple, “Bin altından fazlaya lale satılamaz” denmiş. Lale inceliğin ve zarafetin sembolüdür. İleride bu dönem, bu sebeple lale devri olarak anılıyor. O dönemde yaşayan insanlar Lale Devri deneceğini bilmiyor elbette. Yahya Kemal bunu söylemiş, tarihçi Ahmet Refik bunu kullanmış ve ondan sonra belli bir dönemi ifade ettiği için yerleşmiş bu terim; bence güzel bir terim ve bir dönemi belirliyor.


    Yabancı elçilere, zengin karşılama! 
    Mücevherin, her dönemin en sofistike yansıması olduğunu göz önüne almalıyız. Her sanat dalı döneminin beğenisini yansıtır. Ama mücevher bütün bunların içerisinde en incelmiş zevktir. Taşlar, kimin ürettiği, tasarımı, kimin için olduğu, amacı, gibi sorular size bir tarih panoraması verir. Örneğin: 16. yüzyıl çok renkli bir dönem. Osmanlı İmparatorluğu’nun zirvede olduğu bir yüzyıl. Bu dönemde renkli taşlara özellikle yakut, zümrüt ve firuzeli mücevherlere merak çok. O dönemin tezhibine, kumaşına, çinisine baktığımızda da aynı renk zevkini görüyoruz. Taşlar taht gibi gösterişli eşyalarda kullanılıyor. Tahtların, örneğin bir yabancı elçiyi kabul ederken ki kullanılışı; sonra padişahın o elçiyi kabul ederken başına taktığı sorguç ve bununla da yetinmeyip tahtının yanına iki tane kavuk ve üzerine yine gösterişli sorguçlar konması bize gösteriş gibi görünse de aslında mücevherin nasıl bir güç alameti olduğunu gösteriyor.



    Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan Zümrüt, yakut, lal ve incili sorguç. 

    Osmanlı kültür ve sanatının kıymetini çok iyi bilmeliyiz 

    Osmanlı sanatını anlamak veya göz ardı etmek, çağa ayak uydurmak, yeni bir sanat meydana getirmek konularında neler söylersiniz? 

    Kültür ve sanatta hiçbir şey birdenbire olmaz. Kültür ve sanatın bir devamlılığı vardır; illa şundan başlıyor buradan başlıyor diye bir şeyi tarih kabul etmez. Çağa ayak uydurmak başka şeydir, Osmanlı sanatını anlamak başka şeydir. Çok zengin bir kültürdür Osmanlı kültür ve sanatı. Ne kadar incelmiş bir zevk olduğunu da söyleyebiliriz. Günümüzün zevksizliğine inat güzellikleri vardır. Günümüz koşullarına baktığımızda elbette ki bu hızda geçmişin sanatını yakalamak çok kolay değil. Ancak bu eskinin güzelliklerini, kıymetini bilmeye engel değil.

    Tarihi korumak için nereden dönersek kârdır 

    Mimar gözüyle sizce eski mimariyi koruyabildik mi? 
    Tarihi kent peyzajlarını doğru korumamız ve doğru değerlendirmemiz gerekiyor. Geç kaldığımız birçok şey var bu konuda ama zararın neresinden dönülürse kârdır. Bir kent içinde tek başına bir bina değil bir bütün olarak görünmelidir. Özellikle tarihi dokular içerisinde hepsi birbirine uyumlu korunmalıdır ve doğru işlev verilmelidir bu binalara, aksi takdirde yaşatamazsınız bunları. Bunların yalnızca bizim değil insanlığın malı olduğu bilinciyle hareket edilmelidir.


    Harem, saraydaki kadınların eğitim aldıkları bir yer 
    > Harem kadınını anlatan “Cariye” isimli kitabınız birçok dile çevrildi; Harem konusunda ne dersiniz? Gizemli bir yer; değil mi? 
    Harem elbette ki gizemli. Osmanlı literatürlerinde de bu konuda çok bilgi yok. Harem çok özel bir yer olduğu için, daima hayallerde büyütülmüş bir yer. Sadece padişah eşleri diye düşünmek yanlış. Saraydaki kadınların eğitim aldıkları bir yer. Hepsi okuma yazma biliyor, çok iyi terbiye almış kadınlar.

    > Dizilere girdi şu sıralar? 
    Çok konuşmak istemem ama çok gerçekçi bulmuyorum. Kılık kıyafet, kullanılan eşyalar o dönemi yansıtmıyor, ama sonuçta görsellik oluşturulmak isteniyor. Yaşantı, giyim vb. unsurlar daha gerçekçi olabilirdi. Bu tip dizilerin tarihe olan ilgiyi artırdığı kesindir. Ayrıntılar daha iyi planlanabilir

    Pazar Kahvesi
    Betül Altınbaşak
    betul.altinbasak@tg.com.tr
    11 Mart 2012 Pazar
osmanlı harem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı harem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2013 Salı

Padisah mucevherleri nasildi? Osmanli Donemı Kuyumculari...


Osmanlı’da mücevher uçsuz bucaksız bir derya... Bu ay da Osmanlı’dan vazgeçmeyelim ve destansı hayatlarıyla tarihimize yön vermiş ecdadımızın, mücevher dünyasında bir yolculuğa çıkalım istedim.


Ayşegül Tuncer Topal -AYSHA,:

Osmanlı’da mücevher padişah merkezliydi. En önemli ve en fazla sayıda mücevher, padişahlar için özenle üretilmekteydi. Bunların bir kısmı, padişahlar tarafından bizzat kullanıldığı gibi, kayda değer bir kısmı da çeşitli vesilelerle hediye edilirdi. Osmanlı Hanedanı’nın hediyeleşme kültürü her daim ilgimi çekmiştir. Padişahlar, çevresindekileri çoğu zaman birşeylere teşvik etmek veya onurlandırmak, ödüllendirmek için hediyeler verirlerdi. Hediyelerin şıklığı, güzel işçiliği ve tabii ki muhteşem taşlarının parlaklığını görünce, insanın o devirlere dönüp, hediyeleşmenin bir parçası olası geliyor...

Kadınlar, genellikle düğün, doğum gibi vesilelerle, kendilerine hediye edilenlerle mücevher sahibi olabiliyorlardı. Kadının statüsüne göre, kullandığı mücevherler de değişkenlik gösteriyordu. Hayır yapmak için mücevherini satan Valide Sultan’lar, zora düştüğünde ailesinin temel ihtiyaçlarını gidermeye çalışan fedakâr anneler içinse, mücevher bir birikim vesilesiydi. Tıpkı günümüzde olduğu gibi…

Her ne kadar merkez padişahlardı desek de, kadınların mücevher gelenekleri o kadar güçlüydü ki, günümüzde bile birçoğumuz farkında olmadan Osmanlı mücevher geleneğini sürdürüyoruz. Halkası tamamlanmadan ortası açık bırakılan, bu sayede her bileğe uyum sağlayan burma altın bilezikler, sıra sıra elmas taşların dizilmesiyle meydana gelen, günümüzde de aynı isimle anılan "akarsu” bilezikler, özellikle elmas severlerin mutlaka bir takımına sahip oldukları "divanhane çivisi” motifli yüzük, kolye ve küpeler… Hatta Osmanlı’da sıkça kullanılan, hilal motifli mücevherler de, gerek klasik gerekse modern mücevher severlerin ilgisini çekmeye devam ediyor.

Mücevher günümüzde de olduğu gibi; padişahlar tarafından bazı mesajları vermek ve bir anlamda kendilerini ifade etmek amacıyla kullanılırdı. Padişahlar, özellikle gücü sembolize etmek, dosta düşmana devletinin gücünü göstermek amacıyla, yükseliş devriyle birlikte ihtişamlı takılar takmaya başladılar. Gittiğimiz düğünlerde, meraklı gözlerle ‘acaba ne takmışlar’ bakışlarına alışkın hanımlar olarak, sultanların bu bakış açılarını garipseyemeyiz.

İşte bu sırada aklımıza, hepimizin zihninde yer etmiş, muhteşem mücevherlerle bezenmiş padişah sorguçları geliyor. Tam olarak ne zaman kullanıldıklarını bilemesek de, tarihi kayıt ve minyatürlerde Kanuni Sultan Süleyman Han’dan itibaren, sultanların tahta çıkışlarda, savaşlarda ve çeşitli merasimlerde, kıyafetlerini sorguçlarla tamamlamaya başladıklarını görebiliriz. Bazı devlet adamları da, rütbelerini belli etmek amacıyla sorguç takabilirlerdi. Ancak padişah bineceği zaman sorguçla süslenen atlar, saltanatın ihtişamına ihtişam katardı herhalde.

Mücevherin tarzı, kullanım biçimi, kullanılan madenler ve taşlar da, günün siyasi ve ekonomik şartlarına göre farklılık gösteriyordu. Dönemin kuyumcuları, büyük bir titizlikle farklı kültürleri, gelenek ve görenekleri içinde barındıran Osmanlı sentezini, adeta mücevherlerine yansıtıyordu. İmparatorluk büyüyüp geliştikçe, onlar da farklı madenleri, kıymetli taşları ve üretim tekniklerini mücevherlerine taşıyorlardı. Horasan’dan, Tebriz’den, Rusya’dan ve Balkanlar’dan renk renk Osmanlı dokusu, mücevherde kendini gösteriyordu.

Osmanlı’nın zirvede olduğu günlerde, iri taşlar ve gösterişli takılar öne çıktığı gibi, imparatorluğun yavaş yavaş çöküşe gittiği ve Batı etkisinin her alanda kendini gösterdiği 18. yy’dan itibaren, takılar da siyasete paralel olarak değişiklik gösteriyordu.

Osmanlı mücevherinin bu denli gelişmesinde, padişahların kuyumculuk sanatına verdikleri desteğe de vurgu yapmakta fayda vardır. Evliya Çelebi, hem Yavuz Sultan Selim’in hem de Kanuni Sultan Süleyman’ın kuyumculuk eğitimi aldıklarını nakletmiştir. Bir nevi "sultan sanatı” olarak görülen kuyumculuğun, diğer tüm sanat dallarının da zirvede olduğu, 16. yy’da en kıymetli başyapıtlarını üretmiş olmasının tesadüf olmadığını gösterir. Bu dönemlerde artık mücevher Osmanlı geleneğinin önemli bir parçası haline gelmişti.

Osmanlı’nın kültürel zenginliği, münferit mücevher parçalarına yansıdığı gibi, takıların kombinlenmesinde de kendini gösterirdi. Aynı dönemde Avrupa da mücevherleri kombinlerken, mutlaka aynı motifin tekrarlanmasını sağlamak geleneği hakimken, Osmanlı’da farklı motiflere sahip takıların birbirleriyle uyumlu olacak şekilde bir arada takılmaları uygundu.

Yapımı haftalar hatta bazen aylar süren, kullananların anılarını taşıyan bu kıymetli takılardan günümüze çok azının ulaşabilmesinin de hüzünlü bir nedeni var. Bir kısmı; günün değişen modasına uyabilmek hevesiyle, zaman içinde farklı takılara dönüşmüşse de, birçoğu ekonomik şartlar ağırlaştıkça, çeşitli ihtiyaçları karşılayabilmek için elden çıkartılmak zorunda kalmıştır. Hanedanın son üyelerinin, yurt dışında sürgün yıllarında hayatta kalabilmek için, bir anlamda tüm toplumumuzun ve İslam âleminin kültür hazinesi olan mücevherlerini satmak zorunda kalması son derece üzücüdür. Bu mücevherlere her bakışımda, şu an hayatta olmayan son Osmanlı Hanedanı’na mensup kıymetli bir büyüğümüzle yaptığımız bir sohbette; "Anılarımızı satarak hayatta kalmaya çalışıyoruz,” sözünü hatırlarım ve içim burkulur. Yüzyıllar süren ihtişam, kıymetli ellerden çıkarmaktadır… Kim bilir kaç parça ata yadigârı mücevherin yolculuğundaki bu son nokta, hüzünlü olsa da, iyi ki bu yolculuğa çıkmışız. Bu eserleri görmüş, onlara ve dolayısıyla kendi şanlı tarihimize vakıf olabilmişiz.
 
Aysha Dergi

Osmanlı saray mucevherlerinin gizemli seruvenleri

Istanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden Sayın Doç. Arzu Terzi’nin bir kitabı çıktı. “Saray Mücevher İktidarOsmanlı saray mücevherlerinin gizemli serüvenlerinin anlatıldığı kitap mâzide kalmış enteresan olaylara kapı açıyor.  Bizde bu kitaptan genel bir yazı derledik.  İlgilenenler kitabı alıp(1) tamamını inceleyebilirler.


İnsanlık tarihi boyunca mücevherler daima gücün ve asaletin sembolü olmuşlar, insanlar da bu cevhere sahip olabilmek adına tarih boyunca türlü mücadeleler sergilemişlerdir. İşte bu mücadelelerden birinin Osmanlı sarayında meydana geldiğini müşahede etmekteyiz.
XVII. asırdan itibaren içte meydana gelen ayaklanmalar, kaybedilen savaşlar devletin kazanım hanelerine yazılmamış, bilakis devleti mâlî, siyâsî, idârî bakımdan sıkıntılara sokmuştur. İyi mahsul alınamayan seneler ve artık sanayileşen Avrupa karşısında devlet bunalım geçirmeye başlamıştır. Tanzimat asrında devlet ilk defa dış borçlanmaya gitmiş, akabinde borçlanmalar artmış ve artık ödenemez duruma gelmiştir. Bu kısa panorama devlet hazinesinin durumu hakkında bize umumi bir izahat vermektedir.
İç ve dış borçlar böyle bir durumdayken iktidarda olanların elinde sıcak para yekûnunun olması beklenemez. O takdirde paranın yerini, gücün sembolleri arasında yer alan ve dönemin tahvilleri ve hisse senetlerinden çok daha kıymetli olan mücevherler alacaktır. Mücevher Osmanlı’da geniş bir anlama sahiptir. Mücevher Osmanlı’da saray hanımlarının taktıkları taç, gerdanlık, inci, tepelik, broş, bilezik, kemer tokası gibi takılardan başka; el aynası, yelpâze, mühür kesesi, yazı takımları, yemek takımları, sineklik, çok değerli taşlarla süslenmiş fincan zarflarına kadar uzayan bir silsileyi ifade eder.
Mücevherlerin serüveni Abdülmecid’in vefâtı ve Abdülaziz’in cülusu ile veliahd ilan edilen Murad Efendi’nin aşırı borçlanması ile başlar. Malum olduğu üzere hanedan üyelerine Hazine-i Hassa’dan bir tahsisat bağlanır ve maaşları buradan ödenirdi. Devletin mali durumunun müsbet olmaması neticesinde bu maaşlar zamanında ödenememekteydi.
Bu durum hanedan üyelerini borçlanmaya sevk etmiştir. Murat Efendi başta olmak üzere hanedan üyesi birçok kişi Galata bankerlerinden borç para almışlardır. Bu bankerlerin başında Hristaki Zografos namında Osmanlı tebaası bir Rum vardır. Hristaki Efendi Murat Efendi’nin ve validesi Şevki-Efsâr hanımın hususi sarrafıdır.
Sarraf (Tefeci) Hristaki Zografos
Bu vesileyle Murad’ın borçlarının birçoğu Hristaki’yedir. Hristaki de müstakbel sultana borç vererek geleceğe yatırım yapmıştır. Veliahd Murad’ın borçlarının yekûnu 211.350 liradır. Murad Efendi’nin aylık gelirinin yaklaşık 1.190 Osmanlı lirası olduğu düşünüldüğünde aradaki uçurum hemen fark edilmektedir. Bu maaş, zamanı içinde de azımsanacak bir rakam değildir ve normal şartlarda şehzade Murad’a kâfi gelecek bir maaştır. Yani hazine maaşları zamanında ödemiş olsa dahi Murad Efendi borçlanacaktır.
Sultan Abdülaziz hal’ edilip Topkapı Sarayı’na götürülürken Saray’da tam bir mücevher yağması meydana gelmiştir. 1622’de Osmanlı Sarayı’ndaki İngiliz Büyükelçisi Sir Thomas Roe, Osmanlı tarihinde ilk kez halkın padişahı tahttan indirmesi olayını anlatırken, asilerin yeni sultana kılıç kuşandırmak için saraya girmeden önce “kendi evleri ve namusları olarak gördükleri saltanat makamını yağmalamamak üzere hep birlikte and içtiklerini” söylemektedir. Ancak elçinin naklettiği hassasiyetin bu dönemde maalesef kaybedildiğini görmekteyiz. Ne hazindir ki Sultan Abdülaziz saraydan çıkarılırken önce askerler tarafından saray yağma edilmiş, ancak bu durum darbe paşalarınca hemen örtbas edilmiştir. Ardındansa asıl acı olan Sultan Murad’ın annesi ve Murad’ın tahta çıkışıyla Mabeyn Müşiri olan Damat Nuri Paşa tarafından hanedana ait mücevher ve değerli eşyaların talan edilmesidir.
Osmanlı Arması Kompozisyonlu Broş
Yapılan ihtilal esnasında Abdülaziz’in mal varlığı dışında padişahın annesi, eşleri ve bütün harem halkının mücevherleri ve kıymetli eşyalarına el konulmuştur. Bu kıymetli eşya ve mücevherat Abdülaziz’in hareminin kişisel mallarıdır yani saltanat makamına ait mallar değildir. Abdülaziz’in hal edilmesinden sonra annesi, hanımları ve bir kısım bendegânıyla birlikte Topkapı Sarayı’na götürülürken yanlarına para, mücevher ve değerli eşyalarını almalarına izin verilmemişti. Abdülaziz Topkapı Sarayı’ndan Feriye Sarayı’na götürülürken de harem halkının, gayet alçaltıcı bir şekilde teker teker üst baş aramasıyla kontrolden geçirildiği söylenir.
Nitekim Ortaköy’e nakledildikleri gün annesiyle diğer aile efradının ve cariyelerinin üzerlerinde kalan mücevherlerle altın ve gümüş eşyalar çekilip alınmıştır. Hatta bu sırada Abdülaziz’in üçüncü hanımı rütbesinde bulunan Meşveret Kadınefendi subayların hakaretine uğramış, mücevher sakladığı düşünülerek örtündüğü şal zorla çekilip alınmış ve açık saçık bir halde ortada kalan ve zaten hasta olan kadınefendinin bu hakaretlerden sonra hastalığı artmış, Abdülaziz’in ölümünden hemen sonra vefat etmiştir.
Mir’ât-ı Şunûât’da Mehmed Memduh Efendi Dolmabahçe’de bulunan cariyelerinin saradan çıkarılıp kayıklara bindirilirken mücevher alıp götürmemeleri için bazı zabitlerin pek çirkin ve yüz kızartacak şekilde üzerlerinde mücevher araması yaptıklarını belirtmektedir. S.81
Sultan Abdülaziz haremine ait mücevher yağması daha ziyade yeni Valide Sultan Şevki-Efsâr tarafından gerçekleştirilmiştir. Valide Sultan’dan kurtarılabilen mücevherler ise ihtilalci paşalar tarafından kurulan bir komisyonca kayıt altına alınmış, bunların halkın parasıyla alındığı, dolayısıyla halk için harcanması gerektiğine karar verilmiştir. Ancak kısa bir süre içinde halkın malı olduğu söylenen bu mücevherlerin büyük bir kısmı, çoğu Sultan V. Murad’ın veliahdlik zamanına ait olan kişisel borçları karşılığında Hristaki Efendi’ye rehine verilmiştir.
Sultan Hamid
Baştan beri Genç Osmanlılar’ı ve ihtilalcileri destekleyen Hristaki, aynı zamanda V. Murad’ın ve annesinin özel bankeriydi. Hristaki sürekli olarak Murad Efendi’ye borç veren, vaktinden önce efendi ve annesinin maaşlarını ödeyen, tabii bunlara yüksek faiz işleten bir veliahd finansörüdür. Hristaki’nin padişahın tahta çıkması ve akli dengesini yitirmesi üzerine hemen ihtilalci paşalar, Valide Sultan ve Nuri Paşa ile anlaşarak çoğu Abdülaziz haremine ait mücevherleri rehin almış, kısa bir zaman sonra da bir daha geri gelmemek üzere Paris’e gitmiştir.
V. Murad’ın akli dengesinin bozulduğu günlerde bunun halk içinde de duyulması ve huzursuzluklara sebebiyet vermesi sonucunda darbeci paşalar istemeyerek de olsa Şehzade Abdülhamid’i padişah ilan etmek durumunda kalmışlardı. II. Abdülhamid tahta geçtikten kısa bir süre sonra V. Murad’ın borçlarını ele alır ve rehin verilen kıymetli mücevherlerin geri alınmasına dair dava açılması için harekete geçer ve araştırma başlatır.
Her ne pahasına olursa olsun mücevherlerin Hristaki’den alınması gerekmektedir, zira hem maddî hem de manevî böylesine mühim emtianın darbecileri desteklemiş olan Hristaki’nin elinde bulunması tehlike arz etmektedir. Abdülhamid Kanun-i esâsi kapsamında yapacağı bu teşebbüsü V.Murad’ın borçlarının ödenerek şerefinin kurtarılması ve Abdülaziz hanedanının mağduriyetinin giderilmesi şeklinde bir gayeye bağlar ve Hristaki ile bir dizi görüşme yapılır. Neticesinde mücevherlerin büyük kısmını Abdülhamid geri alır. Ancak bu sefer de padişahlık makamına ait çiftlikât-ı hümayunlar Hristaki’ye bırakılır. Bu belli bir yıl için yapılan satıştır. Bu müddet sonunda bu çiftlikler geri alınacaktır. Sadece bu müddet için bu çiftliklerin gelirleri Hristaki’ye tahsis edilmiştir. Böylece mücevherler kurtarılmış ve V. Murad’ın borçlarının ödenmesi için bir ödeme planı yapılmış olur.
"Hareket Ordusu Efradının Makriköy Üzerine Yürüyüşü"
Sultan II. Abdülhamid 31 Mart Vak’ası’ndan sonra 27 Nisan 1909 tarihinde tahttan indirilmesiyle birlikte Osmanlı haremi ikinci bir mücevher yağmasıyla karşılaşır. Bu sefer talancılar, valide sultan işbirlikçileri ve ihtilalci paşalar değildir. 31 Mart Harekâtı’na katılmış birçoğu gayr-ı müslimlerden oluşan çapulcu takımı ve askeri grupların katılımıyla Yıldız Sarayı’nda büyük bir yağma yaşanır. Bu, tıpkı bir zamanlar Sultan Aziz’e olduğu gibi II. Abdülhamid’den intikam alma gayretidir. Yağmadan arta kalanlar ise İttihad ve Terakki’ce yurtdışında müzayedeye çıkarılır ve orada satılır. Parası Donanma Cemiyeti’ne verilir. Yani bir zamanlar Sultan II. Abdülhamid’in Paris’ten getirtip rehinden kurtardığı Osmanlı hanedan mücevherleri, bu sefer yine Paris’te, müzayede çıkarılacak ve yeni iktidar tarafından satılacaktır.
Ömer Faruk CAN

Tarih ve Medeniyet org/

Hattab


7 Haziran 2013 Cuma

Muhtesem Mucevherler: Osmanli mucevheri guc alameti

    Osmanlı mücevheri güç alameti olarak kullandı


    PADİŞAH GÜCÜNÜ SERGİLEMELİ 
    16. yüzyılda gösterişli mücevherler bir ihtiyaçtır. Padişah mutlaka en güzel mücevherlere bürünmeli, en güzel taht üzerinde oturmalı ki gücünü sergileyebilsin. Katiyen burada süslenme kaygısı yok.

    Bu hafta sanat tarihçisi, mimar, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu Üyesi ve Somut Kültürel Miras Komitesi Başkanı, yazar Prof. Dr. Gül İrepoğlu’nun evindeyiz.
    Kapıdan adımınızı atar atmaz kocaman kütüphanenin, her köşeye yerleşmiş neredeyse her dilde kitapların, bilgisayarın, salonda sizi karşılayan antika çalışma masasının birbiriyle ahengi, size bu evde her an her daim çalışıldığını hemen hissettiriyor. Belki de bir profesörün evine girdiğinizde çok doğal sayılacak bu durum, mor ve yeşilin iddialı uyumuyla boyanmış duvarlara asılmış tabloları, ince objeleri, süslemeleri ile aynı zamanda bir sanat tarihçisinin evinde olduğunuzu da hemen hissettiriyor.


    Sanat tarihçisi ve yazar Prof. Dr. Gül?İrepoğlu, Osmanlı dönemindeki kültür ve sanat faaliyetlerini arkadaşımız Betül Altınbaşak’a anlattı. 

    OSMANLI’DA SARAY MÜCEVHERİ 
    Türkiye Gazetesi- Söylemeden edemeyeceğim, beni bir başka etkileyen nokta da, günde neredeyse 16-17 saat çalışan birisinin nasıl bu kadar canlı, heyecanlı ve bir o kadar da hoş, alımlı ve bakımlı olmayı başarabilmesiydi. Zarif hocamızla romanları, sanat tarihi, mimari ve çok yakında baskısı çıkacak olan son romanı “Osmanlı Saray Mücevheri” üzerine birçok konuda konuştuk.

    Siz bir mimar hem de bir sanat tarihçisisiniz; sanat tarihine yönelmenizde Teyzeniz Prof. Dr. Nurhan Atasoy’un emeği büyük sanırım. 
    Evet, mimarlık okudum ama sanat tarihi geleneği olan bir aileden geliyorum. Sanat tarihi profesörü olan ve dünyaca da tanınan teyzem bir gün “Mimarlık okudun, şimdi seni sanat tarihi alanında yetiştireceğim” dedi. Çocukluğumda sergilere, yurt dışında konferanslara götürdü. Onun çırağıyım, gurur duyuyorum. Beni sanat tarihinde akademik kariyere yöneltti. Mimarlık okuduğum için de çok mutluyum. Mimarlık insana bir vizyon kazandırır. Roman yazarken bile mimarlık vizyonumun etkisini görüyorum. Yıllar önce Almanya’da resim sanatı üzerine bir konferansımda birisi “Çok şaşırdım; ancak bir mimar konuşmasını bu şekilde planlar” demişti. Mimari insana disiplin verir.

    KÜLTÜRÜMÜZ ÇOK ZENGİN

    Bizim sanatımızda olduğu kadar Avrupa sanatında da uzmansınız. 

    Bizim kültürümüz çok zengin; farklı açılardan değerlendirecek çok şey var. Akademik kariyerin başında Avrupa sanatı okuyup, dersler de verdim. Zaten tek bir tarafı bilmek katiyetle yetmez. Dünya sanatı içerisinde karşılaştırma imkânına sahip olmalısınız ki sağlıklı değerlendirme yapabilesiniz. Hem Osmanlı hem de Avrupa sanatı üzerinde çalıştığım için de şimdi bunların meyvelerini topluyorum.

    KENDİME VAKİT AYIRAMIYORUM

    Akademik hayatınıza erken veda etmişsiniz. 

    Bilinçli bir şekilde erken emekli oldum; zamanımın efendisi olmak istedim. Bir yandan roman yazıyordum; edebiyatın özgürlüğüne sığınmıştım ve onu devam ettirmek istiyordum, bir yandan da sanat tarihinde yazacağım çok şeyim vardı. TRT’de kültür sanat programları, yaptım. Hâlen UNESCO Türkiye milli komisyonunda yönetim kurulundayım. Tam biraz kendime vakit ayırayım derken başka işler devreye giriyor.

    Neler yazıyorsunuz? 
    Çok yeni bir kitabım bitti. İsmi “Osmanlı Saray Mücevheri”. Bu kitabın alt başlığı benim için daha da önemli; o da şu “Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak”. Konuya başka bir açıdan baktım. Mücevher yalnızca parlak değerli taşlar değil; çok farklı simgeleri var. Osmanlı İmparatorluğunun, imparatorluk karakterini sergilemesinin güçlü bir aracı aslında mücevher.

    O dönem için mücevherin önemi çok büyük o hâlde. 
    Tabii çok önemli; 16. yüzyılda gösterişli mücevherler bir ihtiyaçtır. Padişah mutlaka en güzel mücevherlere bürünmeli, en güzel taht üzerinde oturmalı ki gücünü sergileyebilsin. Katiyen burada süslenme kaygısı yok. Padişah her Cuma büyük bir alayla yakındaki bir camiye gider. Burada tebaasına gücünü gösterme olduğu gibi yabancı elçilere ve kendisini izleyen dünyaya da gücünü gösterme vardır. At koşumları değerli taşlarla bezelidir. Başındaki sorguçtan kılıcına kadar ihtişam sergilenir.

    OSMANLI HAZİNELERİ

    Bu muhteşem mücevherler nasıl korunmuş? Kayıp var mı? 

    Topkapı Sarayı hazinesi dünyadaki, İslam hazineleri içerisinde en büyük olanıdır. Buradan padişahın haberi olmadan hiçbir şeyin çıkması mümkün değildir. Tarih boyunca, ihtiyaç hâlinde, örneğin: Kanuni Zigatvar seferine çıkacak, hazineden bir takım altın eşyaları alıyor ve akçeye çevriliyor. Ama ata yadigârı parçalar çok iyi korunmuştur. Bu durum Osmanlı döneminde de, cumhuriyetin ilk yıllarında da, bugün de aynı saygıyla devam ediyor.

    Dünya mücevherleri içerisinde Osmanlı mücevherlerinin ağırlığı nedir? 
    Ağırlık diye bir yorumda bulunmak doğru değil. Çünkü, örneğin: Britanya mücevherini bir de bizimkileri düşünürsek aradaki fark konsept ve anlayış farkıdır. Ama İslam hazineleri içerisinde Osmanlı mücevherlerinin en büyük olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı tam bir imparatorluk sentezidir. Doğulu ve batılı tasarımcılar vardır; bu nedenle de muhteşem bir hazinedir. Doğuda, batıda yapılan fetihlerle hep en iyi ustalar katılmıştır. Onların kendi memleketlerinde aldıkları görgü de beraberinde geldi. Osmanlı karakterini oluşturdu.

    LALE DEVRİ’NDE SANAT

    İmparatorluğun ihtişamını yansıtan ve aynı zamanda da tartışmalı bir dönem, Lale devri ve hakkında sizin de bir kitabınız var. 

    “Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde“ roman tadında bu dönemi anlatıyor. Bu döneme biraz haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Lale devri büyük eğlencelerin, büyük israfın olduğu bir dönem gibi görüldüyse de artık daha farklı bakılabiliyor. Lale Devri Osmanlı kültür ve sanatında aynı zamanda ciddi bir yükselişin olduğu dönemdir. Önemli eserler var. Bir takım yeni kavramlar çıktı. Meydan çeşmelerini düşünün; daha önce böyle bir şey yoktu. Gerek Boğaz gerekse Kâğıthane kıyılarında yerleşimin artması ve dışa açılan bir mimari ortaya çıkması meydan çeşmeleri geleneğini ortaya koydu. Lale Devrinin en önemli simgelerinden biri bana göre III. Ahmet çeşmesidir; dönemin zevkini yansıtır. Müzik ve edebiyatta bu dönemde çok eser ortaya konmuştur.

    LALE ÇILGINLIĞI

    Bu dönemde bir lale çılgınlığı da var. 

    Evet, çok önem verilmiş; nadide lale soğanlarına biçilen bedeller inanılmaz değerlere yükselmiş. Bu sebeple, “Bin altından fazlaya lale satılamaz” denmiş. Lale inceliğin ve zarafetin sembolüdür. İleride bu dönem, bu sebeple lale devri olarak anılıyor. O dönemde yaşayan insanlar Lale Devri deneceğini bilmiyor elbette. Yahya Kemal bunu söylemiş, tarihçi Ahmet Refik bunu kullanmış ve ondan sonra belli bir dönemi ifade ettiği için yerleşmiş bu terim; bence güzel bir terim ve bir dönemi belirliyor.


    Yabancı elçilere, zengin karşılama! 
    Mücevherin, her dönemin en sofistike yansıması olduğunu göz önüne almalıyız. Her sanat dalı döneminin beğenisini yansıtır. Ama mücevher bütün bunların içerisinde en incelmiş zevktir. Taşlar, kimin ürettiği, tasarımı, kimin için olduğu, amacı, gibi sorular size bir tarih panoraması verir. Örneğin: 16. yüzyıl çok renkli bir dönem. Osmanlı İmparatorluğu’nun zirvede olduğu bir yüzyıl. Bu dönemde renkli taşlara özellikle yakut, zümrüt ve firuzeli mücevherlere merak çok. O dönemin tezhibine, kumaşına, çinisine baktığımızda da aynı renk zevkini görüyoruz. Taşlar taht gibi gösterişli eşyalarda kullanılıyor. Tahtların, örneğin bir yabancı elçiyi kabul ederken ki kullanılışı; sonra padişahın o elçiyi kabul ederken başına taktığı sorguç ve bununla da yetinmeyip tahtının yanına iki tane kavuk ve üzerine yine gösterişli sorguçlar konması bize gösteriş gibi görünse de aslında mücevherin nasıl bir güç alameti olduğunu gösteriyor.



    Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan Zümrüt, yakut, lal ve incili sorguç. 

    Osmanlı kültür ve sanatının kıymetini çok iyi bilmeliyiz 

    Osmanlı sanatını anlamak veya göz ardı etmek, çağa ayak uydurmak, yeni bir sanat meydana getirmek konularında neler söylersiniz? 

    Kültür ve sanatta hiçbir şey birdenbire olmaz. Kültür ve sanatın bir devamlılığı vardır; illa şundan başlıyor buradan başlıyor diye bir şeyi tarih kabul etmez. Çağa ayak uydurmak başka şeydir, Osmanlı sanatını anlamak başka şeydir. Çok zengin bir kültürdür Osmanlı kültür ve sanatı. Ne kadar incelmiş bir zevk olduğunu da söyleyebiliriz. Günümüzün zevksizliğine inat güzellikleri vardır. Günümüz koşullarına baktığımızda elbette ki bu hızda geçmişin sanatını yakalamak çok kolay değil. Ancak bu eskinin güzelliklerini, kıymetini bilmeye engel değil.

    Tarihi korumak için nereden dönersek kârdır 

    Mimar gözüyle sizce eski mimariyi koruyabildik mi? 
    Tarihi kent peyzajlarını doğru korumamız ve doğru değerlendirmemiz gerekiyor. Geç kaldığımız birçok şey var bu konuda ama zararın neresinden dönülürse kârdır. Bir kent içinde tek başına bir bina değil bir bütün olarak görünmelidir. Özellikle tarihi dokular içerisinde hepsi birbirine uyumlu korunmalıdır ve doğru işlev verilmelidir bu binalara, aksi takdirde yaşatamazsınız bunları. Bunların yalnızca bizim değil insanlığın malı olduğu bilinciyle hareket edilmelidir.


    Harem, saraydaki kadınların eğitim aldıkları bir yer 
    > Harem kadınını anlatan “Cariye” isimli kitabınız birçok dile çevrildi; Harem konusunda ne dersiniz? Gizemli bir yer; değil mi? 
    Harem elbette ki gizemli. Osmanlı literatürlerinde de bu konuda çok bilgi yok. Harem çok özel bir yer olduğu için, daima hayallerde büyütülmüş bir yer. Sadece padişah eşleri diye düşünmek yanlış. Saraydaki kadınların eğitim aldıkları bir yer. Hepsi okuma yazma biliyor, çok iyi terbiye almış kadınlar.

    > Dizilere girdi şu sıralar? 
    Çok konuşmak istemem ama çok gerçekçi bulmuyorum. Kılık kıyafet, kullanılan eşyalar o dönemi yansıtmıyor, ama sonuçta görsellik oluşturulmak isteniyor. Yaşantı, giyim vb. unsurlar daha gerçekçi olabilirdi. Bu tip dizilerin tarihe olan ilgiyi artırdığı kesindir. Ayrıntılar daha iyi planlanabilir

    Pazar Kahvesi
    Betül Altınbaşak
    betul.altinbasak@tg.com.tr
    11 Mart 2012 Pazar

News

Latest News
Pırlanta Sarrafı Mücevherat Grubu. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Top Ad 728x90

Video

Visitors

Bu Blogda Ara

Vertical2

Pırlanta Hakkında Herşey

script type="text/javascript"> //form tags to omit in NS6+: var omitformtags=["input", "textarea", "select"] omitformtags=omitformtags.join("|") function disableselect(e){ if (omitformtags.indexOf(e.target.tagName.toLowerCase())==-1) return false } function reEnable(){ return true } if (typeof document.onselectstart!="undefined") document.onselectstart=new Function ("return false") else{ document.onmousedown=disableselect document.onmouseup=reEnable }

Slider

Recent Post

Games

Popüler Yayınlar

Tweetler